8/6/2008 - AKP Vaadedilmiş Toprakları İsrail'e Devretmeye Başlıyor!

Kategori: Kose Yazilari

Anlatacağım hikâye, masal ya da ütopya  değil.
Yürürlükte olan bir projedir.
Bizi uyaran da dün sabah telefonda konuştuğum sevgili Vural Savaş’tır.
Hadise şudur:
Türkiye 1950’lerde sınırda kaçakçılığı önlemek için güneydoğu hudut boyuna mayın döşedi.
780 kilometre uzunluğu ve 300 ile 1000 metre genişliğinde olan bir alanda toplam 508 bin dekarlık bir alan mayınlanıyor.
Aradan geçen süre içinde bu mayınlamaya ihtiyaç kalmıyor ve 1992’de hükümet bir karar alarak bunların temizlenmesi görevini  Genelkurmay Başkanlığı’na veriyor.
Genelkurmay’a verilen bu iş bazı bürokratik engeller sebebi ile aksıyor ve ardından iş icra safhasına gelmişken AKP iktidar oluyor.
Tayyip Erdoğan önce frene basıyor ve ardından 2005’te çıkardığı şu kararname ile milletin karşısına şöyle çıkıyor:
- Bu arazileri özel sektöre temizletip  tarıma açacağız. Kim temizlerse araziyi o kullanacak. İhaleyi de maliye bakanlığımız
yürütecek.
Teklif, perde gerisi bağlamında dehşet, zira mayınlı araziyi sen, ben, o, yani Türkiye’de herhangi birinin temizleyebilmesi  eşyanın tabiatı gereği mümkün değil. Türkiye’de bunu yapabilecek tek kurum Genelkurmay, ki AKP onu devre dışına çıkarıyor ve güya masum bir kılıf  ile bu şekilde araziyi birilerine peşkeş çekmek istiyor!
Devam edelim:
AKP’nin bu emrivakisine Türk yargısı yani Danıştay  16 Nisan 2007 gün ve 2007-3295 sayılı karar ile  dur diyor, yani  hükümet kararnamesinin yürürlüğünü,  devlet ihale yasası ile kamu yararına gerekçeleri ile durduruyor.
Bağımsız ve milli yargımız sayesinde derin bir ohh çekerken AKP  pes etmiyor.
AKP yeni bir kanun hazırlayarak Danıştay’ı etkisiz kılmak istiyor.
İşte hazırlanan yasa tasarısındaki konuya ait hüküm:
- “Mayından temizlenecek arazi tarımda kullanılmak üzere yükleniciye bırakılacaktır. Mayın Temizleme İhalesi ile Danışmanlık Hizmetleri, Devlet İhale Yasası ile Kamu İhale Yasası’na tabi olmaksızın Maliye Bakanlığı tarafından yürütülecek.”
Evet, tablo ayniyle budur sevgili okurlar.
AKP belli ki bu arazileri büyük bir pazarlığın karşılığı olarak birilerine vermeyi taahhüt etmiştir ki, bunun Türkler olamayacağı teknik yetersizlik anlamında kesindir.
Pardon, olayı ambalajlamak için belki şekli olarak bir Türk vitrinde olabilir ama gerçek adres İsraillilere satış gibi görünüyor.

İsrail için o toprak niye mi  önemli:

1) O bölgenin vaadedilmiş topraklar
olması.
2) K. Irak’la Türkiye arasında tampon
olması.
Evet, hadisenin yorumunu size bırakıyoruz efendim. 


İşin sonuna gelindi
Fransa, Yaşasın Kürdistan diyor!
Fransa Erbil’de konsolosluk  açmış. Açılış törenine Fransa Dışişleri Bakanı da katılmış. Törende ilginç enstantene Fransa Dışişleri Bakanı’nın Yaşasın Kürdistan diye bağırmasıydı. Bu fotoğraf, başlayan bağımsız Kürdistan’a gidiş sürecinin en önemli vesikasıdır. Belli  ki Fransa bile ABD’nin projesini görmüş ve hatta kabullenmiş ve  de pozisyon almaktadır. Vahim olan  Türkiye’nin bütün bunları seyretmesidir. Fransa Dıişişleri Bakanı’nın açıklamasına rağmen hiçbir hükümet  ya da dışişleri yetkilisinin bu konu ile  ilgili olarak herhangi bir tepki vermemesidir. Bu tablo K. Irak’ta artık işin sonuna gelindiğini gözler önüne sermektedir.

Sabahattin Önkibar - Hakimiyet-i Milliye

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

5/6/2008 - BİR ÇİVİ BİR NAL BİR AT.....BİR ÜLKE (ibret verici bir öykü)

Kategori: Hikayeler

bir nal bir at...

Beş yaşında idim.
Rahmetli babaannem pirinç ayıklıyordu.
Bir tane yere düştü.
Babaannem eğildi, aramaya başladı.
Sağa bakıyor, sola bakıyor, bulmaya çalışıyordu .
Çocukluk iste,
-Aman babaanne dedim.
- Bir pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya, yorulmaya değer mi?
Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı, öfkeyle doğruldu.
-Sen oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun, ' dedi.
- Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç insanin göz nuru, alın teri, emeği, çilesi var biliyor musun?'
Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.

Aradan yıllar geçti.
Hukuk Fakültesinde öğrenciyim.
Alain'in proposlarini okuyorum.
Birden irkildim.
Babaannemi hatırladım.
Alain, bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa karşı ihanet etmiş olur diyordu.
İlave ediyordu. Bir iğnenin üretiminde binlerce insanin alın teri, göz nuru, el emeği vardır diyordu.

On dokuz yıl evveldi.
Stockholm'e gitmiştim.
Bir otele indim.
Geceydi.
Sabahleyin, traş olmak i çin lavaboya gittiğimde, aynanın yanında ilginç bir not gördüm.
'Lütfen traştan sonra jiletinizi çöpe atmayın, yanda bir kutu var oraya bırakın, bir tek jiletle dahi olsa, İsveç çelik sanayisine yardımcı olun' diyordu.
Doğrusu hayretler içinde kaldım.
Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir.
Birçok eşya üzerinde' İsveç çeliğinden yapılmıştır' diye yazardı.
İste o ülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor, ona sahip çıkıyor, gelen turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu.

İsviçre'de zaman zaman, belli periyotlarda radyolar, televizyonlar bir haberi duyurur.
'Şu tarihte, su saatte, adamlarımız gelecek. Siz lütfen hazırlığınızı yapın.
Okumadığınız, ilgilenmediğiniz, kullanmadığınız ne kadar kitap, dergi, gazete varsa, kâğıt, ambalaj, kutu varsa, velev ki, bir ilaç prospektüsü dahi ols a, kapının önüne koyun. İsviçre'nin kalkınmasına yardımcı
olun. Fazla ağaç ziyanına engel olun.'

Japonlar son derece sade, basit, yalın mütevazı yasayan insanlardır.
Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül edememiş, hayatın manasını anlayamamış, zavallı kimselerdir. Böyleleriyle; evini mezat salonuna çevirmiş zavallı, diye eğlenirler.
Bir insanin gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır.

Vaktiyle Japon ekonomisi darboğazdan geçiyor. İç borçlar, dış borçlar gırtlağı aşıyor.
Zamanın başbakanı meclisi toplar.
Kürsüye çıkar.
Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve;
-Şu andan itibaren der,
-Tanrı şahidim olsun ki, Japonların iç ve dış borçları son kuruşuna kadar ödenmeden, pirinçten başka bir şey yemeyeceğim.
-Şu üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim.
Dediklerini yapar, en üstten en alta bir israftan kaçınma kampanyası açılır.
Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun toplumun bütün kesimlerini, tek istisna olmadan kapsadığını söylemeye gerek yok.
Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını gördüm.
Yarabbim, ne kadar sade, ne kadar mütevazı, ne kadar gösterişten uzak...

*Gerekmediği halde elektriği yakmakla, suyu kapamadan bos yere akıtmakta, gece çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla, yemek yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz de zalimler sınıfına geçmiyor muyuz?

*Hayat çok ince, akil almaz incelikte ipliklerle örülmüştür. Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki, İlk okul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım.

Bir mıh bir nalı kurtarır.
Bir nal bir atı, bir at bir komutanı,
Bir komutan bir orduyu,
Bir ordu bir ülkeyi kurtarır diyordu..

Maddi durumumuz ne olursa olsun, ister zengin olalım ister fakir, hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız.

Burada parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik vardır.

(ANONİM)

http://www.toplumsalbilinc.org/

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

5/6/2008 - ERDOĞAN ALLAH'LAŞTIRILIYOR.Atatürk'e sığınan acizler.

Kategori: Haberler

Denizli'de skandal kitap!   
Atatürk ve açık kadınlara hakaret dolu kitap,camilerde dağıtıldı.
Ramazan ÇETİN/DENİZLİ, (DHA)



DENİZLİ'de eşi emekli imam olan ev kadını Fatma Durmuş'un yazdığı `İlahilerle Hakka Çağrı' adlı ilahi kitabı ortalığı karıştırdı. CHP İl Başkanı Ali Kavak ve CHP Merkez İlçe Başkanı Osman Bartal, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından onaylanan, 10 bin adet bastırılan ve ücretsiz dağıtılan kitapta, halkın kin ve düşmanlığa teşvik edildiği, Atatürk'e hakaretlerde bulunulduğu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Peygamber ve Allah gibi gösterildiği iddiasıyla Denizli Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulundu.

Son dönemde İslami tarikat faaliyetlerinin artış gösterdiği iddia edilen Denizli'de bu kez ilahi kitabı krizi çıktı. Servergazi Beldesi'nde oturan ev kadını Fatma Durmuş'un yazdığı, Mahmut Koruk'un yayımcılığını üstlendiği `İlahilerle Hakka Çağrı' adlı kitapta, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın peygamber gibi gösterilip, ona karşı gelmenin Allah'a karşı gelmeyle eş olduğu, şeriat devleti kurulması yönünde teşvik ve tahriklede bulunulduğu, Atatürk'e, annesine, Atatürkçülere ve Cumhuriyet'e hakaretler edildiği, başı açık kadınların dinsiz olarak gösterildiği ve dinci bir ordu kurmaya yönelik çağrı yapıldığı iddia edildi. CHP İl Başkanı Ali Kavak ve CHP Merkez İlçe Başkanı Osman Bartal, kitapla ilgili bugün Denizli Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulundu. Adliye Sarayı önünde bir açıklama yapan ve kitabı gösteren Ali Kavak, Fatma Durmuş'un yazdığı ve 10 bin adet bastırılan kitabın cami önlerinde vatandaşlara ücretsiz dağıtıldığını söyledi.

`DİYANET ONAY VERDİ'
Kavak, kitaba Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından da `olur' verildiğini ve yayımlanması için teşvik edildiğini belirterek şunları söyledi:

"Bu kitapta Atatürk'e ve annesine büyük saldırılar var. Askere saldırılar var. Kız çocuklarıyla erkek çocuklarının birarada okumasına saldırılar var. Atatürkçü düşünenlerin ve savunan insanların dinsiz olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmişler. Başı açık kadınlara büyük saldırılar var. Plajlarda ve caddelerde açık gezen kadınlara büyük saldırılar var. Böyle bir kitaba suskun kalamazdık. Her ne kadar Denizli Belediye Başkanlığı'nda görev yapan arkadaşlarımız inkar etse de, bu tür olaylar Denizli'de AKP iktidarı belediyeyi ele aldıktan sonra ve bir vakfın kermes düzenlemesiyle başladı. Kara çarşaflı kadınların belediye içinde kermesiyle başlayan ve hızlı bir tırmanışa geçen anlayışın, Denizli'de model olmaya başladığını görüyoruz. Burada eğitim birliği ortadan kaldırılmaya çalışılıyor. Şeriatçı bir düzen kurulması için mücahit ordusu öngörülüyor. Bunu da Allah adına, ilahiler adı altında yapıyorlar."

`ERDOĞAN ALLAH'LAŞTIRILIYOR'

Kitapta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın peygamberle bir tutulduğunu savunan Kavak şöyle devam etti:

"Erdoğan Allah'laştırılıyor. Erdoğan'a kızanlar Allah'a kızmış kabul ediliyor. Saçma sapan şeyler bunlar. Bunları siyaset alanında kullanmaya çalışıyorlar. Dini en iyi kullanma şekli olarak da camileri seçiyorlar. İnsanlarımız ilahi diye alıyorlar ve kitaba baktıklarında şaşırıyorlar. Bu kitapla ilgili bize yüzlerce telefon geldi. Savcılığa suç duyurusunda bulunuyoruz. Gerekenin yapılmasını istiyoruz. Bu kitaba onay veren ve teşvik eden Diyanet görevlilerin de cezalandırılmasını istiyoruz."

CHP'li Kavak, kitabın Sevindik, Karşıyaka ve Dokuzkavaklar mahallelerindeki camilere koliyle dağıtıldığı ve üzerine bırakılan notta vatandaşlara ücretsiz dağıtılmasının istendiğini ileri sürdü.

MÜFTÜNÜN HABERİ YOK
Gültepe Cami Derneği Başkanı Ali Taş ise kitabı kimin bıraktığı görmediklerini ve kitabı okuyan cemaatin de tepki gösterdiğini belirterek, "Öğle namazına geldiğimizde cami girişinde koli gördük. Kolinin içinde `cemaatimize ücretsizdir' diye not vardı. Kitabı okumaya başladığımızda çok şaşırdık. Ben dahil tüm cemaat tepki gösterdi" diye konuştu.

İl Müftüsü Mehmet Köse de böyle bir kitabın camilerde dağıtıldığından haberi olmadığını, ancak bu tür kitapların dağıtımına izin vermelerinin mümkün olmadığını savundu, cami görevlilerini uyaracaklarını dile getirdi.

KİTAPTAN BÖLÜMLER

179-182 Sayfalar `Tayyibim' isimli şiirden:
-Nerede hürriyet, cumhuriyet. Bütün taşıdıkları kötü niyet. Sade başörtüsünde vardır diyet. Suçun şiir değil dini yaşaman. Nerede dini hür vicdanı hürler. Atatürk'ün yolunda yürüyenler, okullardan kızları kovuyorlar. Suçun şiir değil, dini yaşaman. Halkçılık, insan hakları nerededir. Nerededir imam hatipliler, kurslar. Okusa da işe alınmaz bunlar. Suçun şiir değil, dini yaşamak. Tayyibim nerededir bu eşitlik. Bütün sevdikleri sarhoşluk, pislik. Deniz kıyısından bizler tiksindik. Nüfus cüzdanımızda dinimiz İslam, yaşayışta dinimiz Hristiyan. İş vermezler sonra mecbur yaşaman. Böyle yapanlar askeriyeymiş derler. Oradaki erler de bizim erler. Askeriyemiz yapmaz böyle şeyler. Nerede Necmettinler, Menderesler. Şart koşmuşlar leylek gibi açmayı, sindirmişler bunlar bizim atalarımızı. Oğlanla kız okurlarsa beraber, Sokaklar atılan çocuklarla dolar. Pamukla benzin ateşte durmazlar. Şuçun şiir değil, dini yaşaman. Tayyip Allah yolunun bekçisidir. Tayyibi üzmek Allah'ı üzmektir. Sevenlerini üzmek de aynıdır. Suçun şiir değil, dini yaşaman.

183. Sayfa, `Dinsizler Gülüyor' isimli şiirden:
-Dinimi sömürüyor bu kargalar, dinsizler gülüyor bense ağlarım. Yaşanan görüntüler büyük dehşet, Türkiye'de yaşanıyor bu dehşet. Bir Allahım bizden bu zulmü def et. Dinsizler gülüyor, bense ağlarım. Din kardeşlerim size hayranım, bir hayatınız vardır buna yanarım. Gel birleşelim bu dehşeti yıkalım. Dinsizler gülüyor, bense ağlarım. Birleşmezsek kardeşlerim eğer biz. Bu Allahsızlar bırakmaz tozumuz. Gelin verelim elele biz, dinsizler gülüyor bense ağlarım.

119. Sayfa,`Erkek Kardeşim' başlıklı bölüm:
-Senin kahraman ecdadın, namusu için can verdi. Sense bunları unuttun. Karışıp kafir, Müslüman denizlerde karını soydu. Yoksa kalmadı mı arın, inan senin ecdadın böyle yatağa yatmazdı. Eğer sen böyle gidersen inan perişan olursun. Ne ukba kalır, ne devlet. Ne karın kalır ne avlat. Zaten kalmadı itaat. Gel kardeşim kendini topla. Sözde hanım giymiş şortu, görünüyor ayıp yeri. İnan ben utanıyorum, senin kalmadı mı gücün. Çıkamaz olduk sokağa. Onları görmeyeyim diye. Kadın hakkıymış güya. Biz hiç böyle hak görmedik. Erkek giymiş baştan sona, karı açmış baştan sona. Madem eşitlik var ise; onu da ört baştan sona. Hayvanı örtmüş tüyü ile, ayıp yerini kuyruğu ile. Bize vermiş en güzelini, sende örtün onun ile.

174. sayfada `Münacaat' şiirinin dördüncü kıtası:
-Soyunup sokaklara çıkanlara, arını namusunu unutanlara. Göster ya Rab, bu güzel şeriatı. Kararmış kalpleri yıka ya Rab.

175. Sayfa `Münacaat' şiiri:
-Kötülük yapanları görmeyenleri, müminlere saldıran azgınları, Atatürk'e sığınan acizleri, kararmış kalpleri yıka Ya Rab. Atatürk'ün annesi örtülü iken başı beli açıkları koruyup, başörtümüze saldıranların kararmış kalplerini yıka Ya Rab. Bunca yapılanları unutup, ana baba köpekmiş gibi kaçanı, keyiflerince yaşayanların kararmış kalplerini yıka Ya Rab.

Denizli'de ilahi kitabı olayı,TBMM gündeminde
DENİZLİ'de, eşi emekli imam olan ilkokul mezunu ev kadını 68 yaşındaki Fatma Durmuş'un kendi olanaklarıyla bastırarak camilerde ücretsiz dağıttığı `İlahilerle Hakka Çağrı' adlı ilahi kitabı, CHP Adana Milletvekili Gaye Erbatur tarafından soru örengesiyle TBMM gündemine taşındı.

CHP İl Başkanı Ali Kavak ve Merkez İlçe Başkanı Osman Bartal'ın halkı kin ve düşmanlığa tahrik ettiği, Atatürk'e hakaret ettiği, suç ve suçluyu övdüğü iddiasıyla Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulunduğu ve savcılığın soruşturma başlattığı kitapla ilgili olarak CHP Adana Milletvekili Gaye Erbatur, Diyanet'ten sorumlu Devlet Bakanı Sait Yazıcı'nın yanıtlaması istemiyle TBMM Başkanlığı'na yazılı soru önergesi verdi.

Milletvekili Gaye Erbatur'un,kitaptan alıntılar da yaptığı soru önergesi şöyle:
"Bu kitaba Diyanet İşleri Başkanlığı'nın onay verdiği iddiası doğru mu? Bu iddia doğru ise Diyanet İşleri Başkanlığı böylesi ifadeler içeren ve halkı kin ve düşmanlığa, ayrımcılığa sürükleyen, başı açık kadınları, Atatürkçü düşünce yapısına sahip vatandaşları dinsizlikle suçlayan bir kitaba neden ve neye dayanarak onay vermiştir? Bu onay kim ya da kimler tarafından verilmiştir? Böylesi bir kitaba basımı için onay verilmesi Anayasal koruma altında olan laiklik ilkesine aykırılık teşkil etmekte midir? Onayı veren kişi veya kişiler hakkında herhangi bir inceleme başlatılması düşünülmekte midir? Bahsi geçen kitabın basım maliyeti Diyanet İşleri Başkanlığı ya da ilgili bir birimi ve yahut da herhangi bir kamu kurumu tarafından mı karşılanmıştır? Böyle ise bu basımın maliyeti ne kadardır? Kitapların camilerde vatandaşlara ücretsiz dağıtıldığı iddiası doğru mudur? Doğru ise Diyanet İşleri Başkanlığı Anayasaya ve yasalara aykırılık teşkil eden böyle bir kitabın camilerde dağıtılmasına nasıl izin vermiştir?"

Erbatur kitaptaki, "Tayyip Allah yolunun bekçisidir.Tayyip'i üzmek Allah'ı üzmektir.Sevenlerini üzmek de aynıdır.Oğlanla kız okurlarsa beraber sokaklar atılan çocuklarla dolar. Kadın hakkıymış güya. Biz hiç böyle hak görmedik. Erkek giymiş baştan sona, karı açmış baştan sona. Soyunup sokaklara çıkanlara, arını namusunu unutanlara. Göster ya Rab, bu güzel şeriatı. Kararmış kalpleri yıka ya Rab.Kötülük yapanları görmeyenleri, müminlere saldıran azgınları,Atatürk'e sığınan acizleri, kararmış kalpleri yıka Ya Rab. Atatürk'ün annesi örtülü iken başı beli açıkları koruyup, başörtümüze saldıranların kararmış kalplerini yıka Ya Rab. Bunca yapılanları unutup, ana baba köpekmiş gibi kaçanı, keyiflerince yaşayanların kararmış kalplerini yıka Ya Rab" bölümlerinin Anayasa'nın laiklik ilkesine, Tevhid-i Tedrisat Kanunu'na aykırılık teşkil ettiğini ve başı açık kadınlar hakkında halkı kin ve düşmanlığa sürüklediğini belirtti.

DİYANET ONAYLI MI?
Fatma Durmuş, yazdığı `İlahilerle Hakka Çağrı' adlı ilahi kitabının ön sözünde, yayını Diyanet'ten izinli olarak yayımladığını belirtti. Önsözün bu bölümünde şu ifadeler yer aldı:

"Recep ve Şaban aylarında yazdığımı Diyanet Yayın Kurulu'na gönderdim. Bir sene sonra neşriniz hayırlı olsun diye yazı geldi. Ben de Allah'ın izni ve Resulümün ve Diyanet'in teşviki ile bu ilahilerimi kitap olarak bastırdım."

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/2/2008 - Kime Yaslanmak İstiyorlar

Birkaç yıldır haftalık yazılarımın harfine dokunmadan yayınlayan Van Şark Yıldızı’nın yönetmeni Deniz Baş,  “İki bomba patlattılar, diye buraları bırakıp gitmeyeceğiz herhalde” demişti. Bomba onların işyerlerinin önünde patlamıştı.
Deniz Hanım soğukkanlılıkla Van’da işler ne denli kötü olursa olsun gidecek başka yerleri olamayacağını anlatırken, Van eski valisinin görevi devir aldığı günlerdeki saptamasını anımsamıştım: “Devlet görevlileri işi rutine bağlamışlar, halktan kopmuşlar; kentte sözde güvenlik önlemi var; PKK işportacıların arasına karışmış,  birdenbire eylemlerde kendilerini gösteriyorlardı… Önce rutin çalışmayı kaldırdım; ülke savaş ortamındayken mesai saati olmaz, dedim.”
Yurdumuzda şimdi çok düzenli bir ortam mı var? Bağımsız devlet dışardan, içerden yıkıma uğratılıyor. İktidar sahiplerinin Başkent Ankara’da -hatta Türkiye’de-  çalışma süreleri yurtdışı gezilerinin küsuratı gibi.
Bir yandan federasyon anayasası tasarısıyla devleti yıpratıyorlar, öte yandan yabancının örtülü işgaline yasal olanaklar hazırlıyorlar; ara yerde de, devletin birliğinin ve ulusun (isterseniz milletin) bütünlüğünün biricik aslı olan eğitim birliğini parçalamak için ellerinden geleni (çok ama çok uzun yıllardır yapılıyordu) artlarına koymuyorlar. Halkın gereksinim duyduğu din eğitimiyle, Arap-Fars milliyetçiliği eğitimini birbirine karıştırdılar.
Böylelikle çocuklarımızı 61 yıldır kendi devletlerine yabancılaştırdılar. Gençlerimiz komşu devletlerin hazır fedaisi durumuna getirdiler. Mustafa Kemal, İngilizlere Lozan antlaşmasıyla dini kaldıracağına dair söz vermişti, diyen kitapçıkları eğitimlerine temel alan yasadışı ev kursları, liseler, üniversiteler, Washington’da üniversite, California’da kamplar işletenler, devletin eğitimine ve öteki kurumlarına egemen oldular.
Devleti yıpratıp, birliği bozma yolunda ilerleyenler son adımlarını atıyorlar. Bugün bir Amerikan üniversitesinde Ergun Özbudun konuşacak. Konu, federasyon anayasası. Toplantıyı ARI Derneğ’inin Amerika’daki vakfı düzenliyor. Anlaşılıyor ki, meclis çoğunluğundan aldıkları gücü yeterli görmeyenler, asıl kaynaklarında güç tazelemeye çalışıyorlar.
Uyarıları dinlemeyenin amacı nedir?
İki gün önce 1950’leri ve sonrasını yaşamış deneyimli siyasetçilerden biri endişeyle karşıma geldi ve “Bir politikacının olabilecekle, olamayacağı önceden kestirme yeteneği olması gerekir” dedi.
Doğru söylüyordu deneyimli, güngörmüş politikacı. 18 Şubat 2008 tarihli Cumhuriyet’te Işık Kansu, “Peş peşe gelen uyarılar” başlığıyla önemli bilgiler iletiyor:
“Her kesim gibi, Türk Silahlı Kuvvetleri de, çok doğal olarak olayları çok yakından izledi ve en üst düzeyde irdeledi, tartıştı. TSK komuta kademesi geçen hafta ortasında ne düşünüyordu örneğin" diye sorarsanız, o kanadın kararlılığı şöyle özetlenebilir: ‘Türk Silahlı Kuvvetleri laiklik karşıtı girişimleri, eylemleri ve irticai faaliyetleri her zaman olduğu gibi şimdi de dikkatle izlemektedir. Gerekli önlemlerin alınmasına devam edilecektir. Atatürk devrimlerine ve laik Türkiye Cumhuriyeti’ne zarar verecek her türlü çaba boşa çıkarılacaktır. Unutulmamalıdır ki; Türkiye Cumhuriyeti sahipsiz değildir…’
Recep Tayyip Erdoğan'ı uyarmayan yok gibiydi: Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, basın organları, ana muhalefet partisi, Cumhuriyet Başsavcısı, Yargıtay, Danıştay, halk... Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu'nun, Antalya'da, Genç Bakış programındaki sözleri çok açıktı:’Hiçbir gücün hilafeti getiremeyeceğini, o sözleri söyleyen rahmetli başbakanın sonundan anlıyoruz. Zaten uyarılarımız bütün bu yüzden. Türkiye, bir daha o acı deneyimi yaşamasın diye konuşup duruyoruz. Yoksa burada bu yaşta gelip sizlerle beraber olmanın mutluluğu bir tarafa bırakılırsa, bu yorgunluk göze alınır mı? Amacımız, Türkiye'nin, kardeş kavgasına düşmemesi, organların birbirleriyle uyumlu çalışması ve bu sorunlar yerine, ekonomide nasıl ileri giderizi konuşmasıdır..."
Uyarılara kulak vermek akıllıca olmaz mı? Siyasal iktidarlar güçlerini yalnızca şöyle ya da böyle sokak politikasıyla elde ettikleri sandalyelerden değil, anayasası istiklal mücadelesiyle yazılmış devletin temel ilkelerinden almaları gerektiğini bilmezlerse işin sonu nereye varır?
Halkın duygularıyla oynayıp işi ticaret dökenler, vatanlarının her bir kalesini satılık mal sananlar, sıkıştıklarında başka dayanaklar ararlar.
Örnek mi? Meclisten yabancılara Türkiye’de mülk-siyaset-din egemenliği sağlayacak yasayı geçiriyorlar. Amerikalılara “El-Kaida ile savaşta birlikteyiz” yani Afganistan’da askerlerimizi kullandırırız diyorlar. Başbakan daha dün, TRT’de Arapça-Farsça-Kürtçe yayın kanalı oluşturacaklarını açıklıyordu. Zaten yıllardır Türkçe yayın yerine karma dil kullanımına geri dönmüşlerdi. Ulusun dil birliğini sağlamak yerine kimlere yaslanmak istedikleri açık değil mi? Yarın Lazca, öteki gün Etmenice, Rumca…
Uyarılar algılayamayanlara ne diyebiliriz ki?
Allah onlara akıl fikir,  yurttaşlara da sağduyu versin!


Mustafa YILDIRIM  18.2.2008

www.hakimiyetimilliye.com

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

17/2/2008 - Tarih Başa Sarıyor -8-

Kategori: Kose Yazilari

Sultanahmet mahşer gibi
Sultanahmet Meydanı’na akan ikiyüz bin Türk, İzmir’in işgalini kutlamak için İzmir limanına akan yerli Rumlar’a ve tüm dünyaya cevap veriyordu.


22 Mayıs 1919, Perşembe.. Bir, bin oluyor; binler, onbin.. Binlere binler katılıyordu. Üsküdar’daki 30 bin kişinin yanı sıra, Kadıköy’de de 20 bin kişi toplanıyor, Fatih Camii önünde toplanan 80 bin Türk, Sultanahmet’te 200 bine ulaşarak rekoru tamamlıyordu.
Aynı gün, bir İngiliz generali, Merzifon’a gitmek üzere bir Amerikan gemisi ile Samsun’a ulaştı. Durumu yakından izleyen Mustafa Kemal, İngilizler’in Anadolu’nun içlerine yayılmasına karşı İstanbul Hükümeti’ni uyardı. Yunus Nadi de, hapisten çıkmış, Yenigün gazetesini çıkarmaya başlamıştı.

İşgali protesto ettiler
“Ağlayan minareler altında yemin ediniz. Bayrağımıza ihanet etmeyeceğiz..” Bu sözleri duyan 200 bin Türk, Sultanahmet Meydanı’nı büyük bir işgal protesto alanına çevirmişti.
Kadıköy mitinginden bir gün sonra, İstanbul Sultanahmet Meydanı’na akan ikiyüz bin Türk, İzmir’in işgalini kutlamak için sokaklardan İzmir limanına akan yerli Rumlar’a ve tüm dünyaya cevap veriyordu.

50’nin üzerinde sivil kuruluş (cemiyetler), öğrenciler ve siyasi parti üyelerinin de dahil olduğu 100 bin Türk’ü Sultanahmet Meydanı’ndaki tarihi yapıların arasında bir araya getirmişti.
Kum gibi kaynayan bu yaslı ve mutsuz Türk kalabalığı kadınlardan, erkeklerden, yaşlılardan, gençlerden, askerlerden, subaylardan meydana gelmişti. (...) Bütün meydanları, evlerin balkonlarını, ağaçların üstlerini, camilerin duvarları ile kubbelerin üstlerini, minarelerin şerefelerini ve damları doldurmuştu. İstiklâl Harbi Gazetesi’ne göre ise meydan, “mahşere” dönmüştü.



MUSTAFA KEMAL:
Hükümet yabancıların esiri



Kâzım Karabekir’e şifreli telgraf gönderen Mustafa Kemal, İstanbul’daki
Türk Hükümeti’nin yabancıların elinde esir olduğunu vurguluyor.


Bazı Türk paşaları İngilizler tarafından Malta’ya sürgün edilir ve Türk hükümeti seyrederken, Mustafa Kemal Paşa seyretmiyordu. Erzurum’daki 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa’ya şifreli bir telgraf göndererek,  “Türk Hükümeti’nin yabancıların oyuncağı”  olduğunu vurguluyor ve şunları söylüyordu:

“İtilâf Devletleri’nin millî istiklâlimizi ve devletimizi idama mahkûm etmekte oldukları anlaşılmıştır. İstanbul’daki Türk Hükümeti de, yabancı kuvvetlerin elinde esir bulunmakta ve İstanbul şehri de kuvvetle işgal altındadır.”
9.Ordu Müfettişi Mustafa Kemal, Türk Hükümeti için  “âdeta, kuşatılmış bir kale içinde mahsur kalmıştır”  diyordu. 
“Anadolu’da gizli
teşkilat kurulsun!..”
Mustafa Kemal telgrafında, ulusal mücadele için “gizli direniş örgütü” kurulmasını istiyordu:
“Anadolu’daki devlet memurlarının itimat edilecek şahıslarla işbirliği hâlinde gizli olarak teşkilatlanmaları gerekmektedir. İstiklâlimizi temin için bu şekilde yapılacak çalışmalarda ve mücadelede esas ödev  askerlere düşmektedir.
Milletin esaretten kurtarılması, hâkim ve müstakil olarak topraklarımızda yaşayabilmesi, ancak azimkâr ve namuslu ellerin milleti kısa ve doğru yoldan müdafaa-i hukuk ve istikbâle sevkiyle kâbil olacaktır.
Rumlar’ın sahillere yanaşmaları ihtimaline karşı köyler silahlandırılmalı, bu gibi sarkmaların yurdun içine doğru yayılması karşısında ateşle mukabele edilmeli ve sahillerdeki depolarda bulunan silâhlar gizlice içlere doğru kaçırılmalıdır..”
Damat Ferit Hükümeti ise, aynı anlarda, Yunan Ordusu ile savaşılmamasını, düşmanın yurdun içinde ilerlemesi durumunda Türk askerinin o kadar geri çekilmesini (kaçmasını!) emrediyordu!..
“Buyurun tevkif edin”
Bu arada, Sivas’a geçme hazırlığındaki Mustafa Kemal’in tutuklanacağı haberleri yayıldı. Hükümet tarafından yeni ataması yapılmış bulunan Elazığ (Mamüretülaziz) Valisi Kurmay Albay Ali Galip, Sivas’a giderek Vali Reşit Paşa’dan kente ayak basar basmaz Mustafa Kemal’in tutuklanmasını istedi. Fransız Binbaşı Brüno da, Sivas’ı işgalle tehdit ediyordu. Tutuklamaya karşı çıkan Reşit Paşa, “İşte kendisi geliyor, buyurun siz tevkif edin” karşılığını verdi.
Sivas’taki paşa-vali Reşit’in durumu bir telgrafla kendisine bildirmesi üzerine, arkadaşları ile uzun uzun görüşen  Mustafa Kemal ise, “psikolojik savaşla” ilgili önemli bir yaklaşım sergiledi:
“Şimdi paşaya gereken cevabı vereceğim. Fakat, bu ne gaflet, ne bilgisizlik ve ne görüş kıtlığı? Bir Fransız binbaşının gelişi güzel atıp tutmasından ibaret sözler. Sivas’ın işgali kolay şey mi? Fransızlar bunu hangi kuvvetini sevk ederek yapabilecek? Arkadaşlar buna nasıl inanabiliyorlar? Basit bir propaganda ve blöf karşısında arkadaşlarımızın mâneviyat kırıklığına (moral bozukluğuna) uğramaları şayanı hayrettir doğrusu!... Ne Sivas’ı işgal edebilirler, ne de kongreye engel olabilirler.”
Mustafa Kemal, her çağda örnek olacak “azim ve iradesini” yine kongre ortamında, Mazhar Müfit’in omuzlarını sıkarak şu sözlerle ifade edecekti:
“Mazhar Müfit, bu söylediğin şeyler tehlike teşkil etmez. Tehlike ancak azim ve imanına güvendiğim arkadaşlarımda gördüğüm bu
zaaftadır.”
Ali Galip’i azarladı
Mustafa Kemal, daha sonra Ali Galip’i Kolordu Kumandanlık Dairesi’ne çağırttı ve “gereken cevabı” verdi. Mustafa Kemal’in yüzü asık, kaşları çatıktı. Azarlayan bir nutuk çekti. Ali Galip’in, Sivas’ta günlerce gizli faaliyette bulunmasını “bayağılık” olarak tanımladı. Süt dökmüş kediye dönen Ali Galip’in yanında Mustafa Kemal, kükreyen bir aslan yavrusuna benziyordu. Ali Galip öylesine perişandı ki, sürekli ter döküyor ve yutkunuyordu. Birkaç kelime söylemek istedi ama Mustafa Kemal Paşa müsaade ve müsamaha etmedi. Kızgın biçimde ayağa kalktı, “Size daha ağır muamelede de bulunabilirdim. Emekli bir asker olduğunuza saygı gösterip bu kadarla yetiniyorum. Aklınızı başınıza almaz, haddinizi bilmezseniz, dilinizi de tutamazsanız sonunuz kötü olur”  dedi. Paşa’nın sözleri Ali Galip’in yüzüne tokat gibi iniyordu:
“Askerler mert olur. Türk askeri ise mertlerden mert ve pek civanmert olur. Siz cihanın kabul ettiği bu kaideye istisna mı teşkil ediyorsunuz?”
Alçaklar, caniler!
Mustafa Kemal, Sivas Kongresi’nin tamamladıktan sonra da (11 Eylül), dönemin İçişleri Bakanına bir telgraf çekerek, hak ettikleri biçimde çok ağır hakaretlerde bulunacaktı:
“Alçaklar, caniler!
Düşmanlarla millet aleyhinde haincesine tertiplerde bulunuyorsunuz. Milletin kudret ve iradesini takdirden aciz olduğunuza şüphe etmiyordum. Fakat vatan ve millete karşı haincesine ve bıçaklarcasına harekette bulunacağınıza inanmak istemiyordum. Aklınızı başınıza toplayın! Galip Bey ve yandaşları gibi akılsızların ahmakça olan boş vaitlerine (sözlerine) kapılarak ve Mr.Nowill gibi milletimiz ve vatanımız için zararlı olan yabancılara vicdanını satarak yaptığınız alçaklıkların milletçe tatbik olunacak mesuliyetini göz önünde tutunuz! Güvendiğiniz kişiler ve kuvvetin akıbetini öğrendiğiniz zaman kendi akıbetinizle mukayeseyi unutmayınız!”
“Ne blöfe aldırır,
ne tehditten korkarız!”
Öfkesi dinmeyen Mustafa Kemal, gece yarısına doğru yorgunluk kahvelerini içtikten sonra, Mazhar Müfit’e (Kansu) döndü,
“Hele bak şu Brüno gafiline. Bir iki kuru sıkı tehdit ve blöfle bizi yolumuzdan dönecek insan mı sanıyor bu zavallı? Biz ne blöfe aldırır, ne tehditten korkar, ne de siyaset manevra ve tuzaklarına düşeriz!”  dedi. Sonra da, milli mücadelenin kayıtlarını tutan Mazhar Müfit’e emretti:
“Mazhar Müfit, hatıra defterine bu olayı da yaz. Merak etme utanmazsın!.. Yaz ve de ki, ’Mustafa Kemal ve arkadaşları Sivas’a hareket edince Brüno ve arkadaşları Sivas’tan kaçtılar.’Bu notu hatıra defterine bugün yazmanla, o gün yazman arasında hiçbir fark olmayacaktır.”
Moralleri düzelen arkadaşlarının “Paşam bizler, tek kurşun, tek tepe kalıncaya kadar çarpışacağız, diye ant içtik. Ya istiklâl ya ölüm, diyen bir millet de göz önünde mevcutken korkacağımız hiçbir şey yok” yanıtını alan Paşa, bir efkar sigarası tüttürdü ve,  “Haydi ’Dağ başını duman almış’ marşını söyleyelim”  diyerek ayağa kalktı.
Gece yarısı ortalık “Dağ başını duman almış” marşıyla inlerken, milli mücadeleciler odalarına dağılıyordu.


YARIN: Türkiye, İngiltere’nin sömürgesi olsun

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

17/2/2008 - Tarih Başa Sarıyor -7-

Kategori: Kose Yazilari

Kuvayı Milliye’nin en ateşli düşmanı


Mütareke basınının önde gelenlerinden Peyâm-ı Sabah Gazetesi de, Kuvayi Milliye’ye yapılan hakaretlere geniş yer ayırıyordu. Bu gazetede, Kuvayi Milliye iyice ortaya çıkıp, tanındıktan sonra bile, sözde “Türk Teâli (Yükseltme) Cemiyeti” nin “Vatandaşlara Bildiri” adı altında yayınladığı yazıda ağır hakaretler yer almaya devam ediyordu:
 “Millî Teşkilâta aldanmayınız.
(...)
Şimdiye kadar Türk olmadıkları halde Türk Milleti’nin başına geçerek, kendilerini öz Türk gösteren ve Türk’ün malını, canını, ırzını yok eden, çocukları öksüz, kadınları dul, evleri yoksul bırakan, bunu kendisine iş ve güç edinerek çeşitli ad ve unvanlar takınarak ortaya çıkan ve her gün Türkler’i aldatan hainlere aldanmayınız.
Türk Milleti böyle korkunç kara çok kara günler görmüş geçirmiştir. Böyle günlerde, peygamber postunda oturan ulu padişahlarının taç ve tahtı etrafında güçlü olarak toplanmış ve kendilerini esenliğe çıkarmıştır. Şu zamanlarda tarihten ibret alalım. Süslü ve yaldızlı sözlerle ortalığı velveleye veren, Arnavut’u Türk’ten, Kürt’ü Türk’ten ve arada kalan Çerkez’i bu defa Türk’ten ayırmaya çalışan ve bugünkü durumun oluşumuna neden olan Kuvayi Milliye adıyla çıkar sağlayan ve Moskof elindeki Bolşeviklik kafasını taşıyanlar gibi yersiz yurtsuz serserileri, eski zamanlarda padişahlarımız birer birer tepelediler ve milletin gayretine güvenerek milleti kurtardılar. (...)
Ey Türk ve Müslüman kardaş! Seni aldatmak isteyene, hamiyetten, milliyetten, dinden söz edene sor, necisin? Çiftin, çubuğun, öküzün, tarlan var mı? Nerelisin? Hangi köydensin? Anlarsın ki bunlar, şeytan gibi kovulmuş ve seni de ülkeden kovdurtmaya, öldürtmeye ve en sonunda malını, paranı soymaya gelmiş, yersiz yurtsuz Türk olmayan yabancılardır.(...) Bilmeyerek şu toprağa ihanet etme, hilâfet ve saltanata bağlanmaktan ayrılma.”
“İşgalcinin merhametine sığınarak” devlet yönettiğini sanan Vali İzzet gibileri için, Atatürk,  “...Yüreksizlerin, yabancı hayranlarının, umutsuzların ve korkakların Anadolu’nun bağrında yeri yoktur” diyordu. 1927’de de ulusu şöyle uyaracaktı:
 “...Sırası gelmişken, saygıdeğer ulusuma şunu öğütlerim ki: Bağrında yetiştirerek, başının üstüne dek çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz mayayı çok iyi incelemek dikkatinden, bir an vazgeçmesin!”



Kuvayı Milliye’nin en ateşli düşmanı Peyâm-ı Sabah Gazetesi’nin başyazarı hain Ali Kemal, İzmit’te linç edilerek öldürülmüştü.


 


Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkmasıyla yeni bir devir başlıyordu
Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup, I. Dünya Savaşı’nda yenilmiş, şartları ağır bir ateşkes antlaşması imzalanmıştı


Mustafa Kemal’in 1919’da Samsun’a ayak basmasıyla, son yüzyıl Türkler’i için yeni bir Ergenekon’un kapısı açılıyordu


19MAYIS : Yeni bir Ergenekon


İstanbul’da 80 bin kişinin büyük bir protesto mitingi yaptığı saatlerde Mustafa Kemal Samsun’a çıktı. “Son yüzyıl Türkler’i için yeni bir Ergenekon’un kapısı açılıyor ve yeni bir devrin tarihi başlıyordu.”
Mustafa Kemal Samsun’a çıktığında “ülkenin genel durumu ve görünüşü” şöyleydi. Mustafa Kemal anlatıyor:
 “1919 yılı Mayıs’ının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Ülkenin genel durumu ve görünüşü şöyledir:
Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup, 1.Dünya Savaşı’nda yenilmiş, Osmanlı Ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Büyük Savaş’ın uzun yılları boyunca millet yorgun ve fakir bir durumda. (...) Saltanat ve hilâfet makamında oturan Vahdettin soysuzlaşmış, şahsını ve bir de tahtını koruyabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa başkanlığındaki hükûmet âciz, haysiyetsiz ve korkak. Yalnız padişahın iradesine boyun eğmekte ve onunla birlikte kendilerini koruyabilecekleri herhangi bir duruma razı.
Ordunun elinden silâhları ve cephanesi alınmış ve alınmakta...

İtilâf donanmaları ve askerleri İstanbul’da

İtilâf Devletleri, ateşkes anlaşmasının hükümlerine uymayı gerekli bulmuyorlar. Birer bahane ile İtilâf donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana ili Fransızlar; Urfa, Maraş, Ayıntap (Gaziantep) İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da İtalyan askeri birlikleri, Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta  yabancı subay ve memurlar ile özel ajanlar faaliyette. Nihayet, konuşmamıza başlangıç olarak aldığımız tarihten dört gün önce, 15 Mayıs 1919’da, İtilâf Devletleri’nin uygun bulması ile Yunan ordusu da İzmir’e çıkartılıyor.
Bundan başka, memleketin her tarafında Hıristiyan azınlıklar gizli veya açıktan açığa kendi özel emel ve maksatlarını gerçekleştirmeye, devleti bir an önce çökertmeye çalışıyorlar.
Sonradan elde edilen güvenilir bilgi ve belgelerle iyice anlaşılmıştır ki, İstanbul Rum Patrikhanesi’nde kurulan Mavri Mira Hey’eti illerde çeteler kurmak ve idare etmek, gösteri toplantıları ve propagandalar yaptırmakla meşgul. (...)”


İşgalciler cephaneye el koydular
Birinci Dünya Savaşı’nda yenilen Osmanlı Devleti, imzaladığı ateşkes antlaşması gereği elindeki silah ve cephaneleri teslim etmek zorunda bırakılmıştı. İşgalciler tarafından el konulan Osmanlı Ordusu’na ait silah ve mühimmatlar, depolara istif ediliyordu. Amaçları, Türk halkını silahsız bırakabilmekti...




Cumhuriyet hiç bu kadar tehditle karşılaşmadı
Türk Ordusu’nun 25. Genelkurmay Başkanı olan  Orgeneral Yaşar Büyükanıt da, aynı dönemi, “Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden bu güne kadar hiçbir zaman, bu kadar tehditle aynı anda karşı karşıya gelmemiştir” sözleriyle ifade etti. Bir yıl önce, “Ulusal kimliğimizi parçalamak, ’bölünmeye hazır bir Türkiye’görmek isteyenler var” diyen Orgeneral Büyükanıt, “Kendi ulusumuzu tabii ki seveceğiz ve daha açıkçası sevmeyenlerden de nefret edeceğiz.(...) Avrupa Parlamentosu’nda, terörle mücadelemizi ’saldırgan askeri operasyonlar’olarak niteleyen düşünce ve ifade şeklini esefle kınıyorum.(...) Bu tür ifadeleri, Türkiye Cumhuriyeti’ni uyandırması gereken çan sesleri olarak izlemekteyim.(...) Türkiye’nin ve ulusumuzun güçlü ve dinamik yapısı, ülke sevgisi, bu düşünceleri  ifade edenlerin yüzüne bir şamar gibi çarpacaktır” diye devam etmişti.



2000’li yılların başlarında genel durum:
Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki en zor dönem!..
2000’li yılların başlarında “mütareke dönemi” ne geri dönüldü.. Falih Rıfkı Atay’ın sözüyle, “Bize ait olduğunu söylediğimiz bu memlekette”, bize ait hiçbir şey kalmıyor!.. Topraklarımız ve bankalarımız yabancılara satılıyor; her türlü ulaşım ve haberleşme sistemimiz yabancıların denetimi altına giriyor; limanlarımız bizim olmaktan çıkıyor; dev iletişim şirketlerimiz (kablolu ve kablosuz telefon şirketlerimiz, Türk Telekom, tüm cep telefonu şirketleri) yabancıların eline geçiyor; televizyon, radyo ve gazeteleri yabancı parası satın alıyor; Sevr hortlatılıyor; ABD ve AB destekli Kürt isyanları çıkarılıyor; madenlerimiz satılıyor; hayat damarlarımız Dicle ve Fırat nehirlerinin denetimi uluslararası yabancılar yönetimine bırakılmak üzere; sözde Türk(!) kimi edebiyatçı, şair ve yazarlar Türklüğe, Türk bayrağına, ulusal marşımıza ve dinimize sövüyor; bizi almayacaklarını kesinlikle ve defalarca açıklayan AB’ye hayâli üyelik uğruna ulusal egemenliğimizi parça parça elden çıkarıyoruz; savaş nedeni olarak açıklanan kırmızı çizgilerimiz birer birer yok oluyor; “müttefikimiz” (!) ABD Kuzey Irak’ta (Süleymaniye’de) “Türk askerinin başına çuval”
geçiriyor; Türkiye’de (Adana’da) İncirlik Üssü’nde Türk Binbaşı, yine Amerikan askerleri tarafından “kelepçeleniyor” ; resmi ziyaretle Yunanistan’a giden askerlerimizin odasına giren Yunanlılar Türk bayrağını yırtıyor, üzerine çirkin yazılar yazıyor; Genelkurmay Başkanının resmi davetlisi olarak Türkiye’ye gelen Yunanistan Genelkurmay Başkanı, “ekümenik” (evrensel) olduğunda ısrar eden Fener Rum Patriği Bartholemeos’un elini öpüyor; Türkiye’yi ziyaret eden ABD Başkanı George W. Bush’un korumaları, kendisiyle tokalaşmak isteyen bakanlarımıza kendi yurdunda “terörist” muamelesi yapıyor ve bileklerinden tutarak avuçlarının içini kontrol ediyor; Türk yurdu KKTC’yi kendi elimizle Rumlar’a teslim ediyoruz;  Batı Trakya’daki (Yunanistan’daki) soydaşlarımız Türkler ile Irak’taki soydaşlarımız Türkmenler’e sahip çıkamıyoruz; ve kan uykularında ihanetleri görüyoruz!.. 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 2000’li yılların başlarında yaşanan bu süreci Çankaya Köşkü’nde şu sözlerle özetledi!: “Cumhuriyet’in kurtuluş ve kuruluş döneminden sonraki en zor dönem!..”


ABD’nin başına çuval geçirdiği Türk askeri.


 




YARIN: Hükümet yabancıların elinde esirdir

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

17/2/2008 - Tarih Başa Sarıyor -6-

Kategori: Kose Yazilari

Hektor’un öcünü aldım!


Mustafa Kemal, “Anadolu’nun sahipliği” konusunda safsatalara göndermede bulunacak ve “Türkler’in Anadolu’da 7 bin yıldır var olduğunu” söyleyecekti.

Tıpkı, Çanakkale zaferi ve Kurtuluş Savaşı’ndan  sonra, “Hektor’un öcünü aldım”
demesi gibi..


1071’den bu yana süregelen “Türkler’i Anadolu’dan atmak” düşüncesi hiçbir zaman unutulmuyordu. Rum gazeteleri artık azıtmış, gemi azıya almış ve dizginlenemiyordu: “Türkler geldikleri yerlere artık dönmelidir..” Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda imzalanan Mondros Anlaşması’ndan cesaret alan Rumlar, azmamak için ancak bir ay bekleyebilmiş ve sonunda patlamıştı. (Bu savaşta 600.000 Türk şehit olmuş, 1912 ve 1922’yi kapsayan
10 yıl içinde ise 1.200.000. Türk yerinden yurdundan edilmiş, göç etmek zorunda kalmıştı!..) 2 Aralık’ta (1918) ise Yenigün Gazetesi, Rumlar’a cevap veriyordu: “Buradayız ve kalıyoruz!..”
Yaptığı hiçbir şey “tesadüf olmayan” Mustafa Kemal ise, yıllar sonra, “Anadolu’nun sahipliği” konusunda bu safsatalara göndermede bulunacak ve “Türkler’in Anadolu’da 7 bin yıldır var olduğunu” söyleyecekti.

Anadolu’nun Türkleşmesi
Tıpkı, Yunanlılar’ın “Ege” dediği denize “Akdeniz” diyerek onların tezlerini reddettiği gibi ( “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!..” ) Tıpkı, Alparslan’ın Malazgirt Savaşı’nı kazandığı “26 Ağustos’u”, Anadolu’nun yeniden Türkleşmesinin başlangıcı olan Büyük Taarruz’un başlangıç günü olarak seçmesi gibi.

Tıpkı, Çanakkale zaferi ve Kurtuluş Savaşı’ndan  sonra, “Hektor’un öcünü aldım” demesi gibi..
“Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir seçkin varlığın yüksek belirlemesine, yüksek sahne oldu. Bu sahne 7 bin yıllık, en aşağı, bir Türk beşiğidir. Beşik, doğanın rüzgârlarıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk, doğanın yağmurlarıyla yıkandı; o çocuk doğanın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvelâ korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları doğanın babası tanıdı; onların oğlu oldu. Bir gün o doğa çocuğu, doğa oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu. Türk budur: Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.” 
(Atatürk’ün el yazısı)

Medeniyetin varisleriyiz
Yaşayan en büyük Osmanlı tarihçisi Prof. Dr. Halil İnalcık da, 2007 yılında Batı’nın süregelen bu iddialarına şu bilimsel yanıtı verdi:

“Bundan bir asır önce, T.G.Djuvanr adında bir Fransız ’Türkiye’nin 100 Parçalanma Projesi’ diye bir kitap yazdı. Bir asır önce biz, 100 defa parçalandık ama yine ayakta kaldık. Bugün dünyanın sayılı devletlerindeniz. Gelecek çok parlaktır. (...) Kendimizi küçük görmeyelim. Bu topraklar üzerinde 3 bin senelik bir kültürün, medeniyetin varisleriyiz ve yine de dünyada yerimizi alacağız. (...) Türkiye’nin geleceğine büyük itimadım, büyük umutlarım var.”



Mustafa Kemal: Muvaffak
olamazsam ölmüş olurum”
Dokuzuncu Ordu Müfettişliği’ne atanmayı başaran Mustafa Kemal Paşa, Akaretler’deki evinde annesine vedaya gitti. Sevgili annesinin elini öptü, kız kardeşi Makbule’nin hatırını sordu ve yer sofrasına bağdaş kurup oturdu. Ertesi gün Samsun’a hareket edeceğini annesine nasıl söyleyecekti?.. Bu heyecanla yediği yemekten zevk almıyor, annesini üzmemeyi düşünüyordu. Birdenbire söze başladı: “Anne, ben yarın Anadolu’ya gidiyorum. Buraların hâli malûm değil. Selânik nasıl elden gittiyse, buralar da öyle olabilir. Ben, kurtarmaya çalışacağım. Ne elimden gelirse onu yapacağım. Fakat bu işte tehlike çoktur. Hesapta ölmek, gidip gelmemek vardır. Bana hakkını helâl et!.. Sen de bunları iyi dinle Makbuş (Makbule). İşler fenaya dönerse, sakın buradan ayrılmayın. Bütün paranızı sarf edersiniz, paranız biterse halılarınızı, kıymetli eşyalarınızı satarsınız. Bir kere daha söylüyorum. Ne olursa olsun yola çıkmaya kalkmayacaksınız. Muvaffak olamazsam zaten sizi öldürürler, o zaman elbet, ben de ölmüş olurum.”
Evde derin bir teessür...
Bu sözler annesi ve kız kardeşi için “beklenmedik bir darbe” idi. Gerisini kız kardeşi Makbule (Atadan) anlatıyor:
 “Onun sözlerini anne kız bir bardak zehir gibi yutmuştuk. Benim boğazım kurumuş, ciğerlerim sanki birbirine kenetlenmişti. Annem
çok sevdiği  Mustafa’sının bu sözlerinden derin bir teessüre (üzüntüye) düşmüş ve hemen şiddetli bir kalp krizi ile sarsılmaya başlamıştı. Bu şiddetli kriz, bize her şeyi unutturdu.
Zavallı anacağıma nefes aldırmak için pencereleri açtık, kucağımızda onu sofaya çıkardık. Atatürk heyecan içinde söylediği sözlerin tesirini izale etmek (gidermek) istermiş gibi annemi:
- Anne merak etme, bu kadar üzülme... Ben size en kötü ihtimali anlattım, muvaffak olmam ihtimali de kuvvetlidir. Tekrar buraya dönerim. Sizi yanıma aldırırım. Üzülme... diye teselli etmeye çalışıyordu.
Doktor Rasim Ferit (Talay) vaktinde yetişmemiş olsaydı, o akşam annem ölebilirdi. Sabaha kadar onunla uğraştık, şafak sökerken biraz rahatlar gibi oldu ve o zaman da ayrılık vakti geldi.”
Sabahleyin, annesinin doktor denetiminde kendisine geldiğini gören Mustafa Kemal, tekrar anneciğinin elini öptü ve İngilizler’in kontrolündeki Galata rıhtımına geldi; kendisini bekleyen Bandırma Vapuru’na binerek kıyıdan açıkta beklemeye başladı.



Annesinden
helallik istedi

Dokuzuncu Ordu Müfettişliği’ne tayin edilen Mustafa Kemal, Samsun’a hareketinden önce helallik istemek için Akaretler’deki evine gitti.


Annesi Zübeyde Hanım ve kardeşi Makbule’ye veda eden Mustafa Kemal,


Bandırma Vapuru’na binerek Samsun’a  doğru yola çıktı.



İşgal hatırası!
İngiliz işgali  altındaki   İstanbul’dan iki görünüş.  Tarihi Galata  Köprüsü’nde gezintiye çıkan 
ve Bakırköy  sahilinde çay keyfi yapan  İngiliz subaylar...



Anafartalar Kahramanı
Albay Mustafa Kemal’in Anafartalar Grubu Komutanlığı’na atanmasından sonra saldırı emri vermesi, savaşın seyrini değiştirmişti.


Geri püskürtülen İngilizler, 19-20 Aralık 1915 gecesi Anafartalar’ı ve Arıburnu’nu boşaltarak geri
çekilmek zorunda kalmıştı.



Mütareke basını
ülkesine küfrediyor!..
Yıllar sonra, satılmışlığın ifadesi olarak “mütareke basını” biçiminde anılacak olan gazetelerden Alemdar Gazetesi, direniş gösteren “ulusalcılara” kızıyor, şöyle yazıyordu:
 “Protestocuların ’İzmir’in Yunanistan’a ilhakından’söz etmeleri, böyle telgraf çekmeleri yanlıştır.  Karşımızda Yunanistan’ı bile görmüyoruz. Sadece İtilaf Devletleri mevcuttur. Bunlara karşı Hükümet zaten gereken girişimlerde bulunmaktadır.”
Sözde İslâm’ı Yükseltme (Teâli) Cemiyeti ise, ulusalcılara hakaret yağdırırken sömürgeci (emperyalist) işgalcilere nasıl sevgiyle (!) yaklaştığını da ortaya koyuyordu:
 “Ey Anadolu’nun masum ve mazlum ahâlisi!
(...)
On iki sene evvel ’İttihâd ve Terakkî’adıyla ülkemizde bir bid’at çıktı. Selânik dönmeleriyle (Sabetayist demek istiyor!. -HC) aslı, soyu, mezhep ve meşrebi belirsiz çeşitli türedilerden oluşan bu cemiyet, ’İstibdâdı (baskıyı) kaldıracağız, meşrutiyet ve hürriyet getireceğiz, hükümet halka zulmetmeyecek, halk rahat edecek, devletlerin yanında değerimiz bilinecek’ diye bizi aldattı.(...)
... bu defa da Anadolu’da Mustafa Kemal ve Kuvâ-yi Milliye maskaraları, Yunan askerlerinin önünden korkakça kaçarken, zavallı saf ve gafil halk ve askerden topladıkları kuvvetleri düşmanla savaştırarak ... zavallı askerlerimizi ve halkımızı boşu boşuna kırdırmak yöntemini izliyorlar. Çaresiz millet! Bu yankesicilerin hilelerini hâlâ tümüyle anlayamamıştır... Memleket bunların fitne ve fesadı uğruna milyonlarca evlâdını telef ediyor da Talât, Enver, Cemal, Mustafa Kemal gibi beş on eşkıyânın bedenini ortadan kaldırmak için gereken küçük özveriyi göze aldıramayarak ülkeyi ve kendilerini ebedî tehlikeden kurtarmak ve esenliğe çıkarmak yolunu kavrayamadı ve hâlâ da kavrayamıyor!
(...)
İngilizler’i kızdırdınız, üzerimize Yunanlılar’ı musallat ettiler. Savaşta yenildikten sonra uslu oturmak ve yenilginin sonucuna katlanarak sabırla telâfi etmekten başka çare var mıdır? Yunanlılar’la savaşa tutuşuyor, sonra da bir taraftan kaçıyor ve bir taraftan ’Şöyle direndik, böyle kayıp verdik’ gibi yalanlarla halkı kandırmaya çalışıyorsunuz! Düşünmüyorsunuz ki, Yunanlılar’a fazla kayıp verdirmek bile bundan sonra bizim için hayırlı ve yararlı bir şey olamaz.(...)
Ey yalancı ve azılı eşkıyâlar! (...) Yağmacılar.. Kendinize ne hakla, ne yüzle, ne utanmazlıkla Kuvâ-yi Milliye unvanını veriyorsunuz? Milleti öldürerek, mahvederek milletin hakkını savunacaksınız, öyle mi? Utanmaz hâinler, artık yetişir, yakamızı bırakın: Cenâb-ı Hakk’ın gazap ve lâneti sizin üzerinize olsun!
(...)
Kuvâ-yi Milliye eşkıyâsı İstanbul’u da elimizden çıkarmak ve ülkeye son hizmet biçiminde son ihânetlerini de yapmak için çalışıyorlar.”
Bu sözlere karşı söylenecek sözcük var mı günümüzde? (Sizler bulabiliyor musunuz?..)


YARIN: 19 Mayıs: Yeni bir Ergenekon

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

17/2/2008 - Tarih Başa Sarıyor -5-

Kategori: Haberler

Askere ‘attırılmayan’ kurşunu, bir sivil atıyor


Teslimiyetçiler gibi düşünmeyen Osman Nevres (Hasan Tahsin), Yunan müfrezelerinin karşısına atladı. Aynı anda, birkaç el tabanca sesi duyuldu. Yunan Efzun Alayının en önde yürüyen sancaktarı yere yığılmıştı


Osman Nevres (Hasan Tahsin), 30 yaşında, uzun boylu, yakışıklı, güler yüzlü ve  “silahlı direnişi” savunan genç vatanseverlerden biriydi. Hukuk-u Beşer Gazetesi’nde başyazarlık yapıyordu. İşgali kabullenemiyor, “düşmana direnç gösterilmemesine” içerliyor, “Uyan, ey Türk oğlu, uyan!” diyerek ulusal bir görev  yapıyordu:  
 “O Yunan gelsin (...) silâhlarımızı toplasın. Evlâtlarına silâh dağıtsınlar. Benliğimizi parçalasınlar. Ruhumuzu ezsinler. Fakat asla, asla unutmasınlar ki Türk ölmedi, yaşıyor. Kalbinin, ruhunun, Müslümanlığı’nın, peygamberinin telkin ettiği ilhamat (ilâhi düşünceler)  ile yaşıyor. Ve burayı Yunan’a vermeyecektir. Vermek isteyecek kuvvetle paylaşacak kozumuz var. Hatta süngülerimiz, silâhlarımız olmasa bile... Asî ruhumuzla, coşkun kanlarımızla, hararetli vicdanlarımızla, sökülmeyen dişlerimizle bu memleketi müdafaa edeceğiz. Ne kadar zehirli olurlarsa olsunlar, o dişlerle, üstün maneviyatla kuvvetlenen dişlerimizle kalplerini parçalayacağız.”
Onurlu bir direniş
Osman Nevres (Hasan Tahsin), teslimiyetçiler gibi düşünmüyordu. Aklında “kahraman” olma düşüncesi yoktu, bu yüzden “gerçek bir kahraman” oldu. Teslimiyetçi hükümetin (İstanbul Hükümeti) “direnmeyin” emri onu etkilemedi.
Direnecekti.
Canı pahasına olsa da..
Mutlaka “onurlu bir direniş” verilmeliydi. Asker, sivil yüzlerce Türk’ün, “Zito Venizelos” diye bağırtılarak, süngülerle itip kakılarak, antrepolara, zindanlara ve gemi ambarlarına doğru götürüldüğünü gördükçe, dayanamadı. Kordon boyunda kilise çanları çalarken, ülkesinin işgalini seyreden zavallı kalabalıkları birdenbire yardı ve Yunan müfrezelerinin karşısına atladı:
 “Yaşasın ulusumuz!”
Aynı anda, birkaç el tabanca sesi duyuldu. Yunan Efzun Alayının en önde yürüyen sancaktarı yere yığıldı. Ardından yanındaki.
O anda şehit düştü
İlk panik atlatılınca, ateş edenin tek kişi olduğunu gören işgalciler, Osman Nevres’e peş peşe kurşun yağdırmaya başladı. Elindeki tabancasının mermileri biten gazeteci Nevres, o anda şehit düştü. Yunanlılar hırsını alamamış, yerde cansız yatan 30 yaşındaki genç gazeteciyi süngülemeye başlamıştı. Tabanca sesini duyan limandaki Yunan savaş gemileri de, bir direniş olduğunu anlamış, korkudan, kıyıları ateşe tutmaya başlamıştı. Bu arada, Yunan’a “ilk kurşun”u atan, Osman Nevres’in o mübarek bedeni, işgalciler tarafından paramparça edilmişti... Yunanlılar, kentte “sıkıyönetim” ilan etti. Türkler dışarı çıkamazken, daha önce yan yana yaşadıkları Rumlar, silahlarıyla onların evine girerek, yağma, soygun, tecavüz ve katliamlara başladı. Yunan işgaline karşı koymak arzusundaki “direniş yanlısı, vatansever Türk gençleri”, Anadolu içlerine çekilmenin uygun olacağını düşündü. Fener Patrikhanesi’ne bağlı İzmir Metropoliti, ölen iki Yunanlı işgal askeri (Basile Delaris ve Jorj Papakostos) için görkemli bir cenaze töreni hazırlığına girişti.







İzmir’in işgali dünya basınında. 21 Haziran 1919 tarihli The Graphic dergisinin 83. sayfasında yayınlanan bu çizimde, karaya adım atan Yunan askerlerinin vahşeti gözler önüne seriliyor. Bir muhabir, o güne dair şunları yazıyor: Bir anda rıhtımın arkalarından makineli tüfek ateşi açıldı. Kalabalık panik içinde dağıldı. Askerler, önlerine çıkan her şeye ateş açmaya başladı. 20 kadar masum Türk yere yığıldı. (Kaynak: Atilla Oral / Jotun-Kuva-yı Milliye)


 


 



İşgale tahammül edemeyen kahraman : Hasan Tahsİn


Yunan Efzun Alayının sancaktarını öldüren vatansever Hasan Tahsin, işgalciler tarafından şehit edilmişti. Alttaki fotoğraf ise, ilk kurşun atılmadan hemen önce çekilmişti.




Türk milliyetçileri ABD’lileri tutukluyor
İstanbul’un işgal edildiği gün (16 Mart 1920), Mustafa Kemal Anadolu’daki bütün İngiliz subay ve erlerini tutuklattı. Mustafa Kemal, gelişmeleri daha önceden gördüğü için önlemini de önceden almıştı. İstanbul’un işgalinden 2 ay önce
(22 Ocak 1920’de), Kolordu Komutanlarına emir verdi. Bunu Nutuk’ta açıkladı. Öte yandan, bir Türk askerine (jandarmasına) karşı koyan ve onu tehdit eden Amerikalı Yakın Doğu’ya Yardım Komisyonu üyesi (Raymond Custer) yargılandı ve 6 ay hapse mahkum edildi. ABD Yardım Heyeti üyesini kurtarmak için girişilen tüm uluslararası girişimler sonuçsuz kaldı.



Mustafa Kemal’e darbe teklifi!..


Kara Kemal ve Sabri Toprak, “sahibi oldukları zengin mirası, İstanbul’da yapılacak bir hükümet darbesi ile Mustafa Kemal’in emrine vereceklerini” garanti etti


Mütareke yıllarında Dolmabahçe Sarayı önünde demirli Amerikan savaş gemileri.


Osmanlı Mebusan Meclisi’nin feshinden sonra İstanbul’da geniş bir tutuklama başlatıldı. Fethi (Okyar) Bey de bunlar arasındaydı. Vatanseverler Sansaryan Hanı’na yığılıyordu.
İstanbul’da başlayan bu tutuklamalar üzerine vatanseverleri bir dehşet almış, medenî işgalcilere ilk koyu kin bağlanmaya başlamıştı. Yalnız düşmanların emellerine hizmet eden İtilâf ve Hürriyetçi geçinenler az çok kendi işgüzarlıkları saydıkları bu rezilliği onur kabul ediyorlardı. Hıristiyan unsurlar silahlandırılıyor ve örgütleniyordu.
Silik adlılar, meçhul kimlikliler, İzmir’e kadar bile vatanı tanımayan belirsiz hânedan damatları meydana çıkartılıyor, işbaşına getiriliyordu. Her haliyle ölüme ortak olmuş vezirler (bakanlar), vekiller (milletvekilleri) ve subaylar diriltiliyor, (ellerinde) ilâç şişeleriyle devletin en ağır sorumlu makamlarına oturtuluyordu.

Ölüm mahkûmları

Değerli ve özverili vatandaşlara “sürgün ve ölüm mahkûmları” unvanı verenler; asil kökün kurutulması için ülke ve ulusun can damarlarını kesmekle ve bu vatanseverleri uzun yıllar hapse mahkûm etmekle ulusal varlığı boğuyorlar, ülkeyi düşmanlarla birlikte uçuruma yuvarlıyorlardı.
Bu kanlı maceraları her gün yakından gören ve bu gidişattaki acılığın ağırlığını büyük hassasiyetle en çok duyan Atatürk’ün evini bile aramaya ve annesinin mânevi evlâtlarını alıp götürmeye işgal kuvvetleri polisi cür’et gösteriyordu.
Evvelce o coşkun kaynaktan kuvvet ve kudret almaya, teselli bulmaya ya da kırılan ümitlerini canlandırmaya gelmiş olanlar, şimdi Atatürk’ün evinin kapısını çalmaya cesaret edemiyorlardı.
Bir terörün bütün şiddetiyle başladığı dehşet, bir aralık hızını kaybeder gibi oldu.
Fethi Okyar tahliye edildi. Fethi Okyar’ın bu kurtuluşuna kendisinden çok Atatürk sevinmişti. Olayların alacağı şekle göre pusuya sinmiş olanlar, yavaş yavaş Atatürk’le görüşmek için fırsat aramaya başladı. İttihat ve Terakki, parti ve örgütünü, kaçan reislerinin değiştirdiği adıyla ve var olan parasıyla ve malıyla Sabri Toprak ve Kara Kemal’in eline bırakmıştı.


Halk örgütlenmeli
İşte bu koşullarda Kara Kemal ve Sabri Toprak, Paşa’yı ziyarete geldiler. “Sahibi oldukları zengin mirası, İstanbul’da yapılacak bir hükümet darbesi ile Mustafa Kemal’in emrine vereceklerini” garanti ettiler.
Mustafa Kemal ise, çok az tanıdığı ve güven duymadığı bu kişilere “Hükümet darbesinin sonuç almayacağını, temel olanın ulusal yapıyı harekete geçirmek ve bunun için yalnızca İstanbul’da değil bütün vatanda halkı örgütlemek olduğunu” anlattı.


 


 


YARIN: Hektor’un öcünü aldım!..

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->
Aynı Senaryo...

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

Arkadaşlarım

reelstrateji
milliamele